Category: filmmakarasi

Hilal Çetinder’den yazılar…

Bir F1 Mazisi Ayrton Senna

Formula 1 ile tanıştığım ve henüz alıcı gözüyle bakmadığım bir zamanda, Brezilyalı yarışçı Ayrton Senna’nın ismini ilk ve son kez duymuş, ne hızına, ne tutkusuna ne de mükemmeliyetçi yaklaşımına tanık olmuştum. Geç kalmıştım pistlerde Senna’yı görmek için. O, son yarışına çıkarken; ben, F1 zevkini henüz keşfedenlerdendim. Kesişememiştik işte…

 

Geçen gün, gencecik yaşında üç kez dünya şampiyonluğu kazanan Ayrton Senna’nın belgeselini izledim. Genelde televizyonda izleyerek ‘kaç tur kaldı?’, ‘kim kazanacak?’ sorularıyla ya da İstanbul Park’ın gürültü ortamında yaşadığım heyecanın iç dünyasını ve elbette Senna’yı az da olsa tanıma şansını yakaladım bu belgeselle. Geç kalınmış bir tanışıklık oldu bizimki. 34 yaşında trajik ölümünden önce, üç kez Formula 1 şampiyonluğu elde etmiş Brezilyalı efsanevi yarışçı Ayrton Senna üzerine kurulu belgesel film, Senna’nın 80’lerin ortasında başladığı Formula 1 kariyerini ve en güçlü rakibi/düşmanı Fransız Dünya Şampiyonu Alain Prost ile mücadelesini anlatırken siyasetin spora getirdiği zorluklara da, suya sabuna gayet dokunarak, hiç çekinmeden değiniyor.

 

Hani adam olacak çocuk deriz ya, Senna’da küçük yaşlarda karar vermiş ne istediğine. Motor yarışları birinci önceliği olmuş hayatında, öyle ki kartinge vakit ayırma yolunun evde ders çalışmamaktan, bunun çözümünü ise okulda dersleri çok iyi dinlemekten geçtiğini çözmüş çocuk aklıyla. Azimli Senna yetişkin olduğunda, hırsını da yanına katarak F1’de alıyor soluğu ve başlıyor kısa yolculuğuna. Ama ne yolculuk; hırs, para, politika, rekabet ve tehlike…

 

Henüz kendisinin bile bilmediği özelliklerini gözler önüne sermeye başladığı dönemde dünyanın en iyisi, ‘profesör’ olarak anılan pilot Alain Prost ile kıyasıya mücadelesi zaman zaman kan gövdeyi götürecek seviyeye geliyor, ucundan kıyısından dönüyor adeta. Arşiv görüntülerden, yarışların can alıcı detaylarından oluşan filmde, kimi zaman sevinç ve platformda akan kocaman şampanyaya, kimi zamanda gözyaşlarına tanık oluyoruz. Ama en çok takımların içinde dönen kumpaslara ve bununla bağlantılı politikanın spora ettiklerine takılıp kalıyorum. Anlatmak olmaz, siz en iyisi izleyin. Senna biyografisinde, sadece onun değil, yanında ya da karşısında duranların hayatlarına da dahil oluyoruz. Zevkini iş haline getirmek, işini zevkle yapmak Senna için söylenmeliymiş belki de. Hırsın başarı getirdiği ama fazla hırs ve mükemmeliyetçiliğin bedelinin ağır olduğunu insan hayatı üzerinden izlemek etkiliyor doğrusu. Pek çok pilot gibi yarışıp eğlencenin doruklarına çıkmak yerine, mühendis edasıyla saatlerce teknik ekiple vakit geçirmesinin beni şaşırtması kadar, ekibi zorlaması da doğal.

 

Filmin sonlarına doğru yer alan röportajında söylediği “kariyerim bir gün bitebilir ama umarım hayatım uzun sürer, belki de hayatımın daha sadece yarısına geldim” sözleri, F1’in ışıltılı dünyasından çıkıp bambaşka şeyleri sorgulamamızı sağlıyor. McLaren’den ayrılıp William Renault takımına geçtiğinde içindeki sıkıntıyı aşama aşama kaydetmiş kamera. Ve sıra Pazar günü çıkacağı son yarışta… Ölümü görebilir mi insan ya da hissedebilir mi? Bunun cevabını aldım bu belgeselde. Son yarışı olduğunu bilmeden bindiği arabasında kaygılı, huzursuz, gözleri tereddütlü… Belki de ölümün o an görünen resmi.

 

34 yaşında, kanıtlanamasa da mekanik bir hatadan dolayı yaşamını yitiren efsanevi yarışçı Senna’nın ölümünün ardından güvenlik en üst seviyeye çıkartılmış ve Senna pistlerde ölen son yarışçı olmuş. Aracıyla adeta dans eden adamın ölümü de son dansıyla olmuş. Kariyeri boyunca burun buruna yarıştığı, hiç anlaşamadığı ve daima rakibi olan Post’la yollarının son kez taşınan tabutunda kesişmesi ve Senna adına kurulan vakfın yöneticileri arasında Post’un da yer alması ise ayrı bir ironi, apayrı bir hoşluk.

 

Tam da İstanbul Park’ta F1 heyecanının yaşandığı günlerde mükemmel zamanlamayla vizyona giren ‘Senna’ belgeselini izlemenizi öneririm…

 

Hilal Çetinder

www.filmmakarasi.com