Category: luna

luna’dan yazılar…

gündüz (s)ayıklamaları

bilenlerin tutku, bilmeyenlerin abartı dediği 80’li yıllarda geçti ilk gençliğim. kıyafetlerim, saçlarım, müziklerim, danslarım, aşklarım,,,,, hepsi tutku doluydu. hayatı başka türlü yaşamayı beceremedim. giden sevgilinin arkasından 3 yıl ağlamışlığım, 5 yıl kör olmuşluğum var.

 

kalbimin yarısını, saçlarımı artık yılda üç kez tarayan babamın ve omzu mabedim güzeller güzeli annemin kokusunda bırakıp geldikten sonra öğrendim büyümeyi. bu şehr-i istanbul ki hayal-i cihan değer mi, hala bilmiyorum. fakat burada kök saldım, kuyruğum bu şehir de uzadı… bu şehir öğretti -farketmeden- herkesi mutlu edecek sorunsuz, risksiz, tasasız bir böcek olmayı. yazan, çizen, boyayan, okuyan, yaratıcı, çalışan, oyuncu, sessiz, terbiyeli, hanımefendi, dürüst bir böcek.

 

tüm bildiklerini kanıksayarak anlamsız kılan sistem gülü bi böcek. (dönüşmek üzere yazıyorum!)

ve artık kokusuz, tersiz, gözyaşısız, kansız, hijyenik…(ne isteyerek ne de istemeyerek.)

 

yine bu şehirde öğrendim: ben konuşmayınca, konuşmadıklarını. katlanamayınca, katlanılır kılımadıklarını. nefes alamayınca, umursanmamayı. debelendikçe farkedilmemeyi. başedemedikçe anlaşılmamayı.

 

doğrusunu bilip inandığım halde, yanlışını anlamakla geçecek ömrüm diye o kadar korkuyorum ki..

pessoua gibi: hayatla aramda ince bir cam var, açıkça görmeme ve anlamama rağmen, dokunamıyorum hayata.

o zaman “don’t make it bad. take a sad song and make it better “ diyorum.. yetmezse  “for well you know that it’s a fool, who plays it cool” o da yetmezse “naaa naa naa nanananaaa nanananaaa”… keyfim yerine geliyor. jude‘un asistinden sonra “hey you, out there beyond the wall, breaking bottles in the hall, can you help me?” ile gol bile atıyorum.. hey you ve hey jude’u obsesyonu ile çözülmeyecek derdim kalmıyor..

 

çünkü; zaman dalga gibi geçiyor ≈≈≈

 

insan içinde yaşadığı anı derinleştirmeyi zamanla, yani zamanı azaldıkça öğreniyordu.” demişti bir yazısında  murathan mungan. belki de bu yüzden, daha fazla arıyorum babamı.. o da belki bu yüzden gecenin bir yarısı telefonda “o ağacın altını şimdi anıyor musun”’u söylüyor.

 

ilk göz ağrımı “sessiz gelir yanıma, başını dizime yaslar, böylece uyur yavru çisem” ile, ikinci bahtımı “bütün güllerden derin, bir sesi var ellerinin” ile büyütüyorum.

sevgiliye söylenen ah o şarkıların ise gözü kör oluyor!

 

hayata gönül gözüyle bakmamın en büyük nedeni oluyor şarkılar. puzzle’ımın doğru yerinde duran tek parçası.

kurumsal günlerden birinde bir kaç müzik sesiyle tanışıyorum baler’le de.. şarkılardan konuşuyoruz, paylaşıyoruz. kurumsal tebessümler sahiciye dönüşüyor.. kendi adıma keyifleniyorum.

 

sonra şahane tembel’i dinliyorum. başlarken “gerçek derinliktir ilk bakışta hiç görülmez” uyarısı yapıyor, biterken “göster kendini her eyleminde söyleminde” deyip kapıyı çarpıyor. eyvallah diyorum. sesi ve müziğiyle yumuşatmaya çalışsa da sözler bana sert geliyor.

 

bugünün gençliği çoğunlukla pop ve –biri diğerinin neredeyse aynısı- taze rock parçalarını dinliyor. mekanların prim yapan zamanlarını da gençlerin tercihi belirliyor. fakat benim gibi müzik faşiştlerinin korumaya çalıştığı o iyi müzikleri özleyenlerin sayısı da çok.

 

baler bence yaptığı müzikle araf’ta bir yerlerde olacak.. az önce sözünü ettiğim her iki grup da o’nu ve şarkılarını sahiplenecek (ben bulunduğum taraf adına söz bile verebilirim :).

baler’cim o pırıl pırıl sesinle, dilerim;

 

nev-i şahsına munhasır kalabalıklarından mahşerler yaratıp, araf’ın tozunu attırırsın!!

 

luna.