Category: Şule Bilir Keskiner

Şule Bilir Keskiner’den yazılar…

Başarı istediklerine sahip olmaktır; mutluluk sahip olduklarını istemeye devam etmek..

Bizim jenerasyon 40’ı geçti ya, hepimiz hayatın anlamı üzerine tefekküre dalıyoruz, varoluş amacımızı sorguluyoruz, neyi yanlış yapmış olabiliriz diye irdeliyoruz, mutluluğun sırrını keşfetmeye çabalıyoruz.

Bu derin düşüncelere dalarken, yalnız olmadığını bilmek güzel bir his.

 

Bence biz şimdi hayatımızın en şahane “on yıl”ını yaşıyoruz. Birçok şey için hâlâ yeteri kadar genciz, birçok şey için de yeterince yaş almış durumdayız…

Üniversite yıllarındayken gelecek yıllarımıza dair onlarca bilinmez içindeydik: meslek, eş, çocuk, hangi şehirde yaşayacağımız bile muammaydı; o günün bilinmezleri, artık bugünün “elde var”ları durumunda.

Hayata dair bir sürü kavga verdik, kazandıklarımız da oldu kaybettiklerimiz de.

Herşeye dair seçimler yaptık. Bugün olduğumuz yer, hayatımızı paylaştığımız insanlar, her sabah gittiğimiz (ya da gitmediğimiz J) iş, etrafımızda olan (ya da artık olmayan) dostlar, hepsi geçmişteki seçimlerimizin sonucu.

Bazısını “mecburum” dedik seçtik, bazısını canımız iste(me)di seç(me)dik..

Ben “bu benim kaderimmiş” söylemine fazla itibar etmiyorum o nedenle.. Her seçim paket olarak geliyor, artıları ve eksileriyle…

Yani çocuk doğurmayı seçip, fazla kiloları ve uykusuz geceleri almayayım diyemiyoruz.

Kariyer odaklı bir hayat seçip, haftada en fazla 5 gün 9’dan 5’e çalışayım, iş ofiste kalsın, mesai saatleri dışında telefonum iş için çalmasın diyemiyoruz…

Öte yandan, insanın hayatındaki bazı mihenk taşlarının, özellikle büyük travmaların ise “kader” olduğuna inanıyorum; mesela erken yaşlarda aile fertlerinin kaybı, ya da çalıştığınız sektörün çökmesi, gibi…

Bireysel kontrolümüz dışında büyük planın/iradenin parçası olarak yaşadığımız, ve aslında seçmediğimiz, daha çok maruz kaldığımız zaruri hayat yolu değişiklikleri…

Sonuçta, bugün olduğumuz insan, yaşadığımız hayat, bence hem kaderin hem de seçimlerimizin bizi getirdiği bir varoluş hali…

Peki bizim gibi iyi eğitim almış, nispeten aydın ailelerde yetişmiş, hayata milyonlarca akranına kıyasla daha şanslı ve avantajlı başlamış insanlar bile neden gün gelip kendini hayata dair yanlış seçimler yapmış ve belki de mutluluğu ıskalamış hissediyor? Ya da bunu bu kadar donanımla biz beceremiyoruz da mesela eve temizliğe gelen hanım nasıl başarıyor?

Neden (genel kabul görmüş zamane değer yargılarına göre) nispeten daha az imkana sahip bazı insanlar daha mutlu iken, daha fazla imkana sahip birçok insan daha mutsuz /tatminsiz?

 

(Bundan sonra yazacaklarım yüksek düzeyde sübjektif olacak haliyle, siz okuyacağınız her cümlenin başında “bana göre” dediğimi varsayarak okursanız daha iyi)

Önce mutluluğun tanımını yaparak yaklaşsak mevzuya..

“Mutluluk nedir?” diye sorulduğunda “istediklerini başarmak, amaçlarını gerçekleştirmek” diye bilinçaltımıza çakılmış otomatik cevabı ver(mey)en kaç kişiyiz?

Temel sorun galiba mutluluk ile başarıyı birbirine karıştırmaktan kaynaklanıyor…

Mutluluk ve başarı üzerine düşünen her insan elbette başka bir tanımı kendine daha yakın görecektir.

Ama benim şimdiye kadar duyduğum en basit ve sade tanım şu:

“Başarı istediklerine sahip olmaktır; mutluluk ise sahip olduklarını istemeye devam etmektir.”

Kendi adıma ben bu tanımlamayı çok ilham verici buluyorum..

Kendi mutluluğu arama  (ve bulunca tanımaJ) yolculuğumda beni çok aydınlattı, aydınlatmaya devam ediyor.

Aslında bütün bu yazıyı bu tanımı sizlerle paylaşabilmek için bile yazmış olabilirim.

Belki benden başka birkaç kişinin daha yolunu aydınlatır diye…

 

Hayata atılırken hepimizin aklında bazı hedefler/istekler vardı… Kimimizin daha spesifik, kimimizin daha genel tanımladığı: şöyle bir iş, şöyle bir eş, şöyle bir ev, şu sayıda çocuk, şöyle bir tatil vs vs…

Bunlara sahip olduğumuzda mutlu olacağımızı düşünüyorduk… Mutlu olmak için araçtı bunlar…

Ama hayatta her şey planlandığı gibi gitmiyor elbette..

-Bazılarımız kendine hedefler koydu, başardı, ve şimdi hayatını mutlu olarak tanımlayabiliyor,

-Bazılarımız hedeflerini (çeşitli sebeplerle) gerçekleştiremediler, kendilerinin en acımasız eleştirmeni olarak, bilinçaltında kendilerini “başarısız” olarak damgaladılar.

Başarılı olmayınca, mutluluk halinin içi de boş kaldı.. ( “Başarılı” olamayanların mutlu olmasına da hayret ettiler haliyle)..

-Bazılarımız başarmak için ortalamaya göre daha çok uğraştı; istediklerine sonunda sahip oldu, ama çok zor. Mutluluk için araç olması gereken şeyler amaç haline geldi.

Başarma sürecinde o kadar çok fedakarlık yapmak ve taviz vermek zorunda kaldılar ki, sonunda sahip olduklarında çok da tat almadıklarını fark ettiler bunlardan.

Başarma sürecinde yapılmış olan fedakarlıklar, ertelenen tatiller, artık ergen olan (ve anne-babasıyla değil arkadaşlarıyla vakit geçirmek isteyen) çocuklarıyla  bebekken oynan(a)mamış oyunlar, ıskalanan dostluklar, gözlerinde daha da büyüdü, içlerini acıttı, geri alınamayan zaman pişmanlık yarattı… Başarının (teorik olarak) getirmesi gereken mutluluğun içi yine boş kaldı…

 

O zaman, demek ki, kendimiz için başarı hedefleri koyarken doğru tanımlar yapmamışız… Ya da belki araçları amaç olarak görmek hatasına düşmüşüz…

Hedefi müstakil ev, son model araba, Bodrum’da yazlık, bankada şu kadar mevduat” değil de “iç huzuru” olarak tanımlayarak yola çıksaydık, acaba başarmanın verdiği mutluluk ve tatmin daha “gerçek” olur muydu?

Hedef olarak tanımladığımız şeyler aslında araçlar. Sağlık, para, mutlu bir evlilik, başımız sokacak bir ev… hepsi aslında kendimizi sonuç itibariyle huzurlu hissetmek için sahip olmayı istediğimiz araçlar.

Mesela, kendimiz için “başarılı bir iş hayatı”nı tanımlarken, hedefi  “senede şu kadar kazanmak, şoförlü makam aracına binmek, şu kadar milyonluk sözleşmelere imza atan insan olmak” yerine, her sabah “yaşasın, işe gidiyorum” heyecanıyla bizi yataktan kaldıracak ve her gün yaparken kendimizi iyi, üretken, neşeli hissedeceğimiz bir işi/mesleği icra etmek olarak belirleseydik

Kendimden örnek verecek olursam, bugünkü aklımla biliyorum ki, zamanın gözde bölümü olduğu için (ve tıp veya mühendislik okumak istemediğim için) “işletme” okumak yerine ilkokul öğretmeni olsaydım bugün kendimi yaşadığım dünyaya daha anlamlı bir katkıda bulunuyor hissedebilirdim..

 

Bugün 20 yıl önce başarmayı istediğimiz şeylere sahibiz belki… O zaman başarılıyız diyebiliriz.

Bugünün muhasebesindeki kritik nokta şu:

Şimdiye kadar yüzlerce seçim yaparak geldiğimiz bu noktada, sahip olduklarımızı istemeye devam ediyor muyuz?

Sahip olduğumuz işi, eşi, malı mülkü, çevreyi istemeye devam ediyor muyuz?

İstemeye devam ediyorsak mutluyuz…

O zaman, sahip olduklarımızın bize verdiği mutluluğu da “ama şurası eksik, keşke şurası da olmasaydı” diye örselemeyelim…

Hepimiz seçimlerimizin hayatımıza bir paket olarak geldiğini idrak edecek olgunlukta yaşlardayız.

Bu seçimleri de biz yaptık. Artıları ve eksileriyle… Terazide artıları eksilerini geçiyorsa, o seçimi hayatımızda tutalım.

Hayatımızda tutmaya değer görüyorsak, eksilerine ve onlardan şikayet etmeye odaklanıp mutluluğumuzu hırpalamayalım…

Eksileri artıları geçiyorsa, şikayet etmek yerine, o seçimi hayatımızdan çıkarmak için irade ve inisiyatif kullanalım ki, daha iyi seçimlere ve onların getireceği mutluluklara yer açılsın…

Çaresizlik ve kurban söyleminden vazgeçelim.. Etrafımızdaki tutunabileceğimiz insanları bizden uzaklaştırmaktan başka faydası olmuyor çünkü…

 

Son olarak hayatımızdaki seçimleri kimsenin bizim adımıza yapmasına izin vermeyelim.

Başkasının bizim yerimize seçim yapmasına izin ver(me)mek de bizim bir seçimimiz aslında..

 

Benim kendi hayat yolculuğumdan kader, başarı ve mutluluk üzerine süzdüklerim bunlar.

Başta planladığımdan uzun bir yazı oldu.

Sabredip sonuna kadar okuyanlara teşekkürler…

Yazarak, paylaşarak, okul yıllarındaki “birlikte öğrenme hali”ne devam ediyoruz galiba..

 

Sevgiler….

 

Şule (Bilir) Keskiner