Month: February 2011

Bir ALEX Methiyesi…

Bir futbolcu için oturup bir gün methiye yazacağımı hiç tahmin etmezdim, çünkü hiçbirisi babamın oğlu değil sonuçta! Takdir etmek tamam, ama “nelerini beğeniyorum?”, “neden bu kadar özel bir yere geldi gözümde?” diye kendi zamanımdan ayırarak bir yazı kaleme almak… Aferin Alex, bunu da yaptırıyorsun ya bana, bravo. :)

 

Önce onun akıllara zarar istatistikleri ile başlayalım ve Süper Lig karnesine bir bakalım: 2010 – 2011 sezonunun 19 haftasını tamamlamış haliyle ligde 193 maç, 107 gol ve 95 asist. Buna en basit tabiriyle ayıp derler! :) Alex’in 193 maçta 202 adet gole doğrudan etkisi olmuş, tek başına bir gol fabrikası desek yanlış olmaz. Diğer kulvarlarda da çok yakın bu rakamlar. Avrupa’da da atmış, hiç alamadığımız(!) Türkiye Kupası’nda da elinden geleni yapmış, TFF Süper Kupa’da da atmış ve attırmış hep. Yani bu adam yedi yıldır her maçta ya bir gol atıyor, ya da bir gol attırıyor. Takımı saha içinde mükemmel biçimde yönetmesi, hazırladığı hücumlar, golden önce verdiği akıl küpü ara paslar, maç sırasında hepimizi koltuktan zıplatan çalımlar, şutlar ve bize yaşattığı seyir zevki istatistiklere giremiyor bile… Her şeyden önce bu rakamları ve bu performansı avuçlarım patlayana kadar alkışlamak isterim. Sonrasında geçelim Alex’in genel özelliklerine…

 

Alex’in futbolculuğu, liderliği ve performansı bu kadar müthişken yine futboluyla ilgili olarak belirtilmesi gereken diğer bir konu da efendiliği. Yıllardır çok sert faullere maruz kalıyor olmasına rağmen Alex’in yaptığı sert hareket sayısı sanırım yedi senede yedi taneyi geçmez. Bunu da onun etten, kemikten, hisleri olan bir insan olmasına bağlıyorum. Sahada her daim sinirlerine son derece hakim ve son derece profesyonel davranan bu adam, senede bir kere sinirine hakim olamamışsa hoş görmek gerekir.

 

Alex sadece sahada efendi değil. Maç sonralarına dikkat ettiniz mi? Demeçleri hep çok efendi ve ölçülü… o günkü rakibini, hiçbir başka takımı veya taraftarı rencide etmez, aşağılamaz. Sadece kendisinin ve takımının yaptığı şeylerden bahseder. Üstelik iyinin yanında kötüyü de açıkça söyleyecek dürüstlüğe ve cesarete sahip bir kişilik.

 

Gelelim özel hayatına… İstanbul’a gelen bütün yabancı futbolcuları büyük bir tehlike bekler; İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biridir ve sizi baştan çıkarması çok kolaydır. Eğer “gencim, yakışıklıyım, para da bende” hisleri ile İstanbul’a top oynamaya geldiyseniz, İstanbul sizle lastik top gibi oynar. Onun çarklarına teslim olur, kariyerinize 2 yıllık bir sekte vurur, daha az eğlenceli bir Avrupa şehrinin takımına gitmeyi tercih edersiniz. Alex bu tuzağa düşmemiş, hatta yakınından bile geçmemiştir. Bütün spor kamuoyunun istediği gibi mükemmel bir aile babasıdır, bu taraklarda hiç bezi olmaz onun. Özel hayatındaki bu özeni “gece gezmesi” konusuna göstermez sadece. Beslenmesine ve uykusuna da dikkat eder. O hafta oynayacağı maç için yaşar. Hep okuruz onun antreman saatlerine hassasiyetini, fazladan çalışmalar yaptığını, yaşamına ne kadar dikkat ettiğini. Sakatlanırsa hep çok kısa sürede iyileşir, zaten bunca senedir çok uzun haftalar boyunca da sakatlanmayacak özeni göstermiştir hep kendine.

 

Taraftarla, yönetimle ve teknik direktörleri ile hep barışıktır Alex. İçten içe barışık olmadığı zamanlarda da barışıktır, çünkü o bir profesyoneldir. Bunca hizmetinden sonra kendini protesto eden taraftara karşı bir hareket yapmaz, başını önüne eğerek çıkar oyundan. Bilir ki iki – üç hafta sonra aynı taraftar onu yine bağrına basacak… Daum gider, Aragones gelir, dünyadan bihaber olan bu dede Alex’i tutar ön libero oynatır. Sadece Fenerbahçe camiası değil, bütün Türkiye ayağa kalkar, “bu adam orada oynatılır mı?” diye spor eleştirmenleri bas bas bağırır ama Alex gıkını çıkarmaz. Gözlerini kapatır, vazifesini yapar. Yine bilir ki bir – iki hafta içinde bu yeni teknik direktör hatasını anlayacak… nitekim öyle de olur. Alex bir kere daha orijinal yeri olan forvet arkasına alınır. Daum yine gider, Kocaman gelir, der ki “Bu Brezilya ekolünü sonlandıracağım, Fener’in Alex’e olan bağımlılığının da bitmesi lazım”. Belki haklıdır, belki haksız… ama olan Alex’e olur, takımdan kesilir. O yine susar, morali bozulur ama ne çalışmaktan vazgeçer, ne de kendini hazır tutmaktan. Profesyonelce bekleyişinin karşılığını her yeni teknik direktörde aldığı gibi Aykut Kocaman’da da alır, kimse ondan vazgeçemez, kontratı 2013’e kadar uzatılır. :)

 

Alex, Fenerbahçe kulübünün basın sözcüsü, hatta Brezilya – Türkiye arasında bir barış elçisi gibidir. Sosyal ve bazen “fazlaca online” bir şahıstır kendisi. Daha taraftar olarak bizim haberimiz olmamıştır ama Alex Twitter’dan çoktan Sarı Melekler’in dünya şampiyonluğunu kutlamıştır. Başlarındaki Brezilyalı, Ze Roberto’yu cebinden aramış ve tebrik etmiştir. Basket takımımız önemli bir galibiyet alır, Alex kendi antremanının ortasından onlara da yetişir ve tebrik eder. Türk milli basket takımının İstanbul’daki maçlarına gider, ancak şampiyonaya gelen Brezilya milli takımınınkileri de hiç aksatmaz. Brezilya’nın, FB’nin ve Türkiye’nin her alanda, her türlü başarısından çok mutlu olur ve bunu hep belli eder.

 

Maç başlarken kızı Türk milli marşına eşlik eder, bütün Türkiye’nin sevgilisi olur. Açıklama olarak da “Zaten küçük kızım burada doğdu, bütün çocuklarımızın Türk dilini ve kültürünü öğrenmesini istiyoruz eşimle” der. Eşi doğuma günler kala hala Şükrü Saraçoğlu’ndaki locaya gelerek maç seyreder ve her atakta hop oturur, hop kalkar. Zıplarken bebeğini düşürecek diye ekran başında biz korkarız, o korkmaz. Ayrıca Alex takım kaptanı ve parasını “trink” verebilecek olduğu halde Saraçoğlu’nda kendisine bir loca tahsis edilmesini sıraya girerek, iki yıl boyunca sessiz, sedasız şekilde bekler. Ne Türk işi torpil ister, ne de sitem eder… Başka bir iş için Adriana Lima Türkiye’ye gelir, akşam TV’de canlı yayına katılır, sözlerine “Oi (merhaba) Alex, seni hep duyuyoruz” diye başlar, “performansın ve yaptıkların için teşekkürler (obrigado)” diye sonlandırır. Bildiğiniz barış elçisi işte… başka nasıl yapılır ki barış elçiliği? Bütün ailesinin Türkçe öğrenmesini isteyen Alex, tercümanı ve yakın arkadaşı Samet işsiz kalmasın diye Türkçe öğrenmez bunca yıldır. Böyle de güzel ve düşünceli bir insandır. :)

 

Son olarak, Alex’in kendisinin kafasına takmadığı, onun adına benim takıp bozulduğum kıyaslamalardan bahsetmek istiyorum. Senelerdir sürekli olarak “bilmemkim mi iyi, Alex mi?”, yok efendim “bu sene Xspor adlı takım müthiş bir 10 numara aldı, bakalım o Alex’i geçecek mi?” diye prematüre kıyaslamalar yapılır. Sene ortası gelmeden bütün kıyaslamalar komik kalır, çünkü hiç kimse üç – beş maç göz boyamanın ötesine geçemez. Alex’in sadece kendisinden önceki efsane Hagi ile kıyaslanmasını doğru bulduğumu, bunun dışındaki bilimum kıyaslamaların bana çok saçma geldiğini belirtmek zorundayım.

 

Senelerdir dikkat ederim, Türkiye’de ilk yılında Alex’in yarısı kadar iyi işler yapan bir futbolcuya “başarılı bir sezon geçirdi” derler. Aynı futbolcunun hem “iyi futbolcu” hem de “istikrarlı” ünvanlarını alması için ikinci yılında da benzer işler yapması gerekir. “Efsane” tanımı ise üç adet çok iyi performans yılından önce edinilemez. Bu matematiğe göre iki kere efsane ve şu anda çok başarılı bir sezon geçiren Alex’e üç kere efsane olma yolunda başarılar diliyorum. Kendisine her konuda olduğu gibi bu konuda da çok güveniyorum ve hep söylediğim gibi Saraçoğlu’na veya Kadıköy’de bir yerlere onun heykelinin dikilmesini istiyorum. :)

 

Baler.